victoria frances etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
victoria frances etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat, 2011

Gecenin bir vakti bir yazı...

Gecenin bu saatinde... Aslında istesem bunu birilerinin üstüne yıkabilirim... Ama ne gereği var ki yalan söylemenin?

Her önüne gelen de bana yalan söylüyor, nedense... Ya da galiba benim kuruntum bunlar.

Karanlıktı. Motor susmuştu. Hareket etmiyorduk ve herkes uyuyordu...

Nedense bana yalan söylüyorlar. Kandırılmam kolay olduğu için mi?

Umrunda olup olmadığını sordum ve hayır, dedi.


Acaba hemencecik kendimi bıraktığım için mi?

O anı hatırlıyorum.

Acaba okuduğunda anlar mısın? Bu arada,  bu hiçbir şey. Bir de öykü yazıyorum...


Bazı anlar, dünya üzerinde sadece siz ve o yaşıyor hissine kapılırsınız...

Zeki adamları daima sevmişimdir...

Kim bilirdi ki orada, IQ'muzun kaç olduğunu...
Makarna canavarıyla kim ilgilenirdi?
Aşırı feministliğin aşırı kadın-erkek ayrımı yarattığına, dolayısıyla feminizme kökten aykırı olduğuna karar verdiğimizde orada kim vardı ki?

Sanırım birileri vardı...
Silüetler ve sesler hatırlıyorum.  Ama söyle, yalnız değil miydik?


Bunların hepsi yalan olabilir.

"Son iki saattir böyleyim."
Rekorum 30 dakika.

Ama onun yıllarını senin saniyelerine değişir miydim? Hayır.


Hani bir şarkı vardı... Pinhani...
    Yalandan da olsa... ne güzel güldün o akşam... bana..
Ne güzel güldün o akşam...

Akşam değildi aslında, geceydi; biliyoruz bunu.

Bunların TÜMÜ yalan olabilir!

To prasino kaskol su, maresi poli!

Prasino kaskol... Yeşil atkını özlüyorum en çok. Yeşil. Sıcak...

Sence kim anlıyor?

Tüm bunlar delilikti...
Zaten bu yüzden bu kadar güzel değil miydi?


Sen elindeki kartları beyaz çarşafın üstüne koyup zevkle "21!" derken ben oradaydım. Ve bir yerde bulunmaktan o kadar mutluluğu kimse duymaz... Kaskol!


Seni sık düşünüyorum. Anları kafamda sarıp bir kez daha izliyorum.


Artık oyun değildi ki...
Blackjack veya pişti değildi; ve ben elimde 21 olsa bile sevinemiyordum...
Eksikti çünkü. Eksikti, çünkü ben kazancı seninle paylaşmak istiyordum.



Ben kolay etkilenmem.
   Sende bir şey vardı.



Sesin.
İlgilendiğin şeyler.
Benimle konuşmaya cesaret etmen.

İki saat...


Zehir ettiler, değil mi?



"Benim gibi sorumsuz bir adamın çocuğu olmamalı." derken ne kastettiğini anladım.


Clockwork'üm benim...
Prasino kaskol'um...

Heeeeey! Dur be ne yapıyorum ben!
Hale bak. Görsen ne gülersin...

Gül ama.
Hani uyanmıştık ya... Herkes uyuyordu hani...

O sabahki gibi.

Gülümse ve bana "Oteller daha seksi olur." de. (Bu cümle uyku sersemliğiyle söylenmiş, bozuk bir cümle gibi gelebilir; ama kesinlikle değil - konuşmanın geri kalanı gayet açık ve ayıktı.)


O basınç...


Kaşlarını çatsan bile üzülmeyeceğim!

Yalan.



To prasino kaskol su...
    ... maresi poli.




Birinci resim: Rebecca Sinz
İkinci resim: Victoria Frances
Üçüncü resim: Scarlet Gothica

.

27 Kasım, 2010

Saçmalıklar Resmi Geçidi

Yaşasın. Ne kadar sönük oldu!
Bilmem.
Söyleyecek çok şeyim olunca öyle aval aval ekrana (veya kağıda) bakakalmak köklü bir huydur bende.

Bir başlasam içimden ...
İç demişken yakında içimden Edgar Allan ağacı çıkacak! (Ne güzel olurdu!)
Tutulmuş, büyülenmiş halde süzülüyorum ve tüm bunları ölü bir adam yapıyor...
- Aslında dünyada pek az şeyi canlılar yapıyor. Nerede okumuştum hatırlamıyorum; dünyanın ölüler tarafından yönetildiğini söylemişti biri.

Biri de... herkes bir şey söylüyor sonuçta!


Bende de huy oldu bakın...
Odama giriyorum, kitaplığa bakıyorum. Karşımda direk Edgar Allan'ın resmi (İthaki Yayınları Bütün Hikayeler basımının sırtlarından parça parça bir Poe yüzü çıkıyor...). İçimden geliyor, selam veriyorum. "İyi akşamlar Poe!" -Keyfim yerindeyse ona Allan diyorum.- "Ah Virginia, sana da!" (Bu Virginia Woolf için). Süskind... Kafka! Lovecraft... Ne var London?

Böyle böyle dün gece bütün yazarların resmi geçidini yaptım kafamda.

Resmi geçit deyince aklıma Orhan Veli geliyor...


Aşk Resmi Geçidi

Birincisi o incecik, o dal gibi kiz,
Simdi galiba bir tüccar karisi.
Ne kadar sismanlamistir kim bilir.
Ama yinede de görmeyi çok isterim,
Kolay mi? ilk gözagrisi.


Ikincisi Münevver Abla, benden büyük
Yazıp yazıp bahçesine attigim mektuplari
Gülmekten katılırdı, okudukça.
Bense bugünmüş gibi utanırım
O mektuplari hatırladıkça.

............................çıkar
............................durduk mahallede
..........................................halde
...........................adlarımız yan yana yazılırdı duvarlara
.......................................yangın yerlerinde.

Dördüncüsü azgin bir kadin,
Açik saçik seyler anlatirdi bana.
Bir gün de önümde soyunuverdi
Yillar geçti aradan, unutamadim,
Kaç defa rüyama girdi.

Besinciyi geçip altinciya geldim
Onun adi da Nurünnisa.
Ah güzelim
Ah esmerim
Ah
Canimin içi Nurünnisa.

Yedincisi Aliye, kibar bir kadin
Ama ben pek varamadim tadina,
Bütün kibar kadinlar gibi,
Küpe fiyatina, kürk fiyatina.

Sekizincisi de o bokun soyu:
Sen elin karisinda namus ara,
Kendinde arandi mi, küplere bin.
Üstelik kendinde de
Yalanin düzenin bini bir para.


Ayten'di dokuzuncunun adi,
Barlarda göbek atar
Is baisnda sunun bunun esiri,
Ama bardan çikti mi,
Kiminle isterse onunla yatar.


Onuncusu akilli çikti
Birakti gitti beni.
Ama haksiz da degildi hani,
Sevismek zenginlerin harciymis
Issizlerin harciymis.
Iki gönül bir olunca
Samanlik seyranmis ama,
Iki çiplak da - olsa olsa -
Bir hamama yakisirmis.


Isine bagli bir kadindi on birinci.
Hos, olmasin da ne yapsin?
Bir zalimin yaninda gündelikçi;
Adi Luksandra
Gece odama gelir,
Sabaha kadar kalir.
Konyak içer, sarhos olur,
Sabahi da, isbasi yapardi safakla....


Gelelim sonuncuya.
Ona bağlandığım kadar
Hiçbirine bağlanmadım.
Sade kadın değil, insan.
Ne kibarlik budalasi,
Ne malda, mülkte gözü var.
Eşit olsak, der,
Hür olsak, der.
Insanlari sevmesini de bilir,
Yasamayi sevdiği kadar.
                                                                                               (Orhan Veli Kanık)

Çok gülümsetmişti beni, ilk okuduğumda...  (Bir diş fırçasına sarılı bir kağıda yazıldığından bir kısmı eksiktir şiirin, okunamaz haldedir.)

Ben ki çok düşünmüştüm, bir kadın nasıl olmalı, diye...

Sonradan anlar gibi oldum cevabı, ama anlatamadım nedense.


Şimdi ne yeri ne zamanıdır bunu konuşmanın...
Birden aklıma geldi de...


Saçmalıklar da bırakmıyor peşimi!



Ah, duvardaki iz mi... Sümüklüböcekmiş!


Virginia Woolf okudukça, okudukça....
Çocuk hissediyorum kendimi. Yazdıklarım küçülüyor gözümde.

Nedense herkesten iyi anlıyormuşum gibi hissediyorum onu, kadın olduğu için. (Cinsimin yazma konusunda hep hep korkunç ıstıraplar içinde olduğu hissine kapılırım çünkü.) Dedim ya, şimdi vakti değil bunun.


Geçsin saçmalıklar, yeniden!
Kelimeler ve kelimeler ve bir daha!

Kuyu ve Sarkaç!

Belki de... Belki de..!

.

Resim: Victoria Frances

29 Aralık, 2009

Ölülerin Dedikleri; Maupassant'dan alıntı...


Ölülerin Dedikleri

O'nu bir deli gibi sevmiştim.İnsan niçin sever? Dünyada tek bir varlık tanımak, kafamızda tek bir düşünce. Kalbimizde tek bir istek, dudaklarımızda tek bir isim yaşatmak. Garip bir şeydir bu; öyle bir isim ki, kaynaklarından fışkıran su zerreleri gibi, ruhumuzun derinliğinden dudaklarımıza kadar yükselir; bu ismi her yerde, her an bir dua gibi yavaş sesle fısıldar ve tekrarlarız.
Burada serüvenimizi anlatacak değilim ben; aşkta tek bir serüven vardır zaten; hep aynı şeydir o; tanıştık, anlaştık, seviştik; hepsi bu kadar. Tam bir yıl onun kolları arasında, onun akşamlarıyla, onun bakışlarıyla, onun sözleriyle sarhoş, onun varlığından kopan her şeye o kadar bağlı, o kadar sarılmış, öylesine hapsolmuş yaşadım ki, vakit gece miydi, gündüz müydü, ben diri miydim, ölü müydüm, bu dünyada mı, başka alemlerde mi yaşıyordum? Bilmiyordum.
Ama öldü işte. Nasıl öldü? Niçin öldü? Bunun da pek farkında değilim.
Yağmurlu bir akşam, iliklerine kadar ıslak döndü eve; ertesi gün öksürmeye başladı; bir hafta öksürdü, sonra yataklara düştü.
Ne olmuştu? Başından neler geçmişti? Bilmiyordum.
Doktorlar geldiler, gittiler, yazdılar, çizdiler, çeşit çeşit ilaçlar verdiler, hiçbiri kar etmedi.
Bir hastabakıcı kadın tutmuştum.Bu kadın, verilen ilaçları içiriyordu. Ben boğazım
hıçkırıklarla düğümlenmiş halde konuşuyordum onunla. Alnı nemliydi, avuçları ateşler içinde yanıyordu; bakışları parlak ve mahsundu. Kesik kesik bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Neler söyledik birbirimize? Unuttum artık bunları; hepsini, hepsini unuttum.
Bir sabah şafak sökerken son nefesini verdi. Titrek dudaklardan uçup giden bu hafif, bu ölgün nefesi çok iyi hatırlıyorum. Hastabakıcı kadın hıçkırmaya başlamıştı ve ben, herşeyi anlatmıştım.
Ondan sonrasını hatırlamıyorum artık. Bir papaz gördüm: "Metresiniz," diye konuşmaya yelteniyordu. Bunu söylemeye hakkı yoktu. O, benim metresim değildi;
anam, babam, kardeşim, sevgilim, Tanrım, her şeyimdi. Bu kaba herifi kovdum, onun yerine bir başkası geldi. İyi kalpli, iyi huylu bir adamdı; bana 'sevgilimden' söz açınca acı acı ağladım.
Gömülme işi için binbir şey soruyorlardı; hiçbiri hatırımda kalmadı; yalnız tabutu ve tabutu çivileyen çekiçlerin tok seslerini hatırlıyorum. Ahhh, Tanrım!
Onu bir çukura gömdüler. Birkaç kişi, birkaç dost mezarlığa kadar gelmişlerdi. Daha fazlasını görmek istemedim. Kaçtım, deliler gibi, serseriler gibi dolaştım sokaklarda. Bir otelde sabahladım o gece ve ertesi sabah uzun bir yolculuğa çıktım.

Dün tekrar Paris'e dündüm.
Tekrar evimize gittim. Her şey bıraktığım gibi yerli yerinde duruyordu. Panjurlar kapalıydı; eşyayı hafif bir toz tabakası kaplamıştı; yatak odasının duvarında bir kombinezon asılıydı; baş yastığında bir çukur vardı. Onun hayatından arta kalan bu eşyayı görünce, öylesine yırtıcı, öylesine yıpratıcı bir acıya kapıldım ki, pencereyi açıp kendimi boşluğa fırlatma arzusunu güçlükle yenebildim.
Bu ev bizim aşkımıza, bizim mutluluğumuza yuva olmuştu. Bu evin duvarlarına, bu evin eşyasına, bu evin her köşesine onun teninden zerreler karışmıştı; onun nefesi, kokusu sinmişti. Sokak kapısına doğru yöneldim ve büyük boy aynasının karşısında durdum. Sokağa çıkarken o, bu boy aynasında kendini süzer, üstünün başının eksiksiz ve düzgün olup olmadığını uzun uzun incelerdi. Ayakta, tüylerim ürpererek bakıyordum bu aynaya; ona benden fazla sahip olmuş bu bomboş, dümdüz, derin cam parçasına bakıyordum. Elimle dokundum, buz gibi soğuktu. Acı veren, hüzün veren ayna. Yakıcı ayna. Yaşayan, yaşatan korkunç ayna. Üzerinde yansılarının kayarak silindiği aynalar gibi; kalplerinde yaralar açan olayları, gönüllerinde fırtınalar yaratan yaşantıları kolaylıkla unutanlara ne mutlu.
Evden çıktım. mezarlığa gittim. Onun mezarını buldum; gösterişsiz mermer bir haç; haçın üzerinde şu kelimeler;

Sevdi, sevildi, öldü.
Alnımı toprağa koydum, hıçkırmaya başladım. İşte o buradaydı, bu toprağın altında çürüyüp gitmişti. Bu ne korkunç şeydi Tanrım!

Uzun süre, uzun bir süre kaldım orada. Hava yavaş yavaş kararıyordu. Birdenbire çılgınca bir arzuya kapıldım: Bu son geceyi sevgilimin yanında geçirmek. Ama beni görürlerse çıkarırlardı mezarlıktan; çünkü mezarlıkta gecelemek yasaktı. Bir hileye başvurmak zorundaydım; başladım bu kayıp gitmiş hayatlar dünyasında başıboş dolaşmaya.
Yürüyor, yürüyordum. Bu diyar, öteki diyardan, yaşayanların diyarından ne kadar da küçüktü; oysa ölüler, yaşayanlardan çoktu. Hayatta olan bizlere; kaynaklarının sularını, bağların şaraplarını içen, tarlaların ekmeğini yiyen bizlere yuvalar dar geliyordu; ölülere, toprağa düşen insana ise basit bir mezardan başka hiçbir şey kalmıyordu. Toprak onları alır, unutulmak onları örter ve her şey orada biter.
Bakımlı mezarların bir ucunda bakımsızlar çarptı gözüme. Burada mezarlar çökmüş, haçlar eğri büğrü olmuş ve çürümüştü. Bu mezarlığa yarın, üst üste başka ölüler gömülecekti. Yaban gülleriyle dinç, kara servilerle süslü bir yerdi burası; insan etiyle beslenen muhteşem, hüzünlü bir bahçe.
Ve ben burada yalnızdım: Ölüler diyarında yaşayan tek canlı. Gür bir ağacın sık dalları arasına gizlendim; gemi kalıntısına sarılmış kazazedeler gibi ağacın gövdesine sarıldım ve havanın iyice kararmasını bekledim, sonra tekrar toprağa indim, bir gölge gibi ağır, sessiz adımlarla tekrar yürümeye başladım.
Uzun süre yürüdüm. Onun mezarını bulamıyordum artık. Ellerimi kullanarak ayaklarımla, dizlerimle, göğsümün üzerinde, başımı mezarlara çarpa çarpa yürüyor, ama bu mezarı bulamıyordum. Yolunu bulmaya çalışan körler gibi, taşlara, haçlara, parmaklıklara dokunuyor, çiçeklere, çelenklere sürtünüyor, parmaklarımı kitabelerin üstünde gezdirerek karışık isimler okuyordum.

Nasıl bir geceydi bu Tanrım, nasıl bir korkunç geceydi. Ayışığı yoktu; zifiri karanlık koyu bir perde gibi yeryüzüne abanmıştı. Bu eğri büğrü, daracık yollar sıra sıra serviler, mezarlar arasında aldı beni bir korku, bir dehşet: Sağımda, solumda, önümde, arkamda mezarlar, mezarlar, mezarlar. Mezarlardan birinin üstüne çöküverdim, çünkü bacaklarımda bedenimi taşıyacak yük kalmamıştı artık.
Kalbimin çarpıntısını dinliyordum. Kulağıma acayip sesler geliyordu; belirsiz, anlaşılmaz uğultulardı bunlar; derin geceden mi, insan kadavraları saçılmış toprağım altından mı, yoksa doğrudan doğruya bilincini yitirmiş kafamın içinden mi geliyorlardı? Bilmiyordum. Karanlık çevreme bakınıyordum.

Böyle ne kadar kaldım orada? Korkudan felce uğramış gibiydim; sarhoş gibiydim; köpekler gibi ulumak; uluya uluya gebermek istiyordum.

Birdenbire sarsıldım: Bana üstünde oturduğum mezar kapağı kımıldıyormuş gibi geldi; evet. Evet, yanılmıyordum; birisi içerden sırtıyla bu kapağı kaldırıyordu. Bir sıçrayışla kendimi karşıdaki mezarın üstüne attım ve gördüm: Kapak taşı dimdik doğrulmuş, içindeki ölü dışarı çıkmaya, kambur sırtıyla hala mezar kapağını kaldırmaya çalışıyordu. Karanlık geceye rağmen görüyordum bunu; çok iyi görüyordum.Mezardaki kitabeyi okudum:

Burada Jak Olivan gömülüdür.
Ellibir yaşında öldü.
Herkesin sevgisini kazanmış,
namuslu, temiz bir insandı.
Tanrı'nın rahmetine kavuştu
ve mekanı cennet oldu.



Şimdi, mezarından çıkan ölü de kitabesine yazılmış olan bu satırları okuyordu. Uzun uzun okudu , sonra yerden sivri bir taş aldı, yazıları dikkatle kazımaya başladı. Çukur gözlerini harflere dikerek, teker teker, yavaş yavaş hepsini kazıdı, sonra, vaktiyle şahadet parmağı vazifesini gören el kemiğinin ucuyla, fosfor gibi parıldayan harflerle şu satırları yazdı:

Burada Jak Olivan gömülüdür.
Ellibir yaşında öldü.Kaba
davranışlarıyla, mirasına konmayı
tasarladığı babasını öldürdü.
Çoluk çocuğuna çok eziyet etti.
Çalabildiği kadar çaldı
ve sersefil öldü.


Yazısını bitiren ölü, kendi eserine hayran hayran baktı. Bense çevreme bakınca dehşete kapıldım. Gördüm ki, bütün mezarlar açılmış, ölülerin hepsi dışarı çıkmışlardı. Jak Olivan gibi onlar da mezarlarına yazılan yalanları silmişler, onların yerine gerçek kimliklerini, gerçek karekterlerini gösteren şeyler yazmışlardı.

Gördüm ki, hepsi de hayatları boyunca yakınlarına, çoluk çocuklarına karşı gaddar, kinci, namussuz, iftiracı, yalancı, hilekar, gammaz, kıskanç, hoyrat davranan yaratıklar olmuşlardı; lekesiz sayılan o iyi huylu babalar, sadık eşler, itaatkar ogullar, bakir kızlar
namuslu tüccarlar çalmışlar, çırpmışlar. aldatmışlar; en iğrenç, en karanlık, en yüz kızartıcı işlere karışmışlardı. Ve şimdi, hep birden mezarlarının kitabelerine, dünyadakilerin bilmedikleri, ya da bilmez göründükleri gerçekleri yazmışlardı.

Acaba o ne yazmıştı? Melekler kadar masum ve temiz olan o, ne yazabilirdi ki? Bir şüphe kalbimi burktu ve bu kez, artık onun mezarını kolaylıkla bulacağıma inanarak, yarı açık sandukalar, kadavralar, iskeletler arasında koşa koşa yürüdüm.

Kefeninin ucuyla güzel yüzünü yarı yarıya örtmüş olmakla beraber uzaktan tanıdım onu.
Mermer haçın üzerinde az önce okuduğum:

Sevdi, sevildi. öldü.

kelimelerini silmişti. Onların yerine şu satırları okudum:


Sevgilisini aldatmak için
evden çıktı, yağmura tutuldu,
soguk aldı ve öldü.

Beni, gün doğarken, bir mezarın üstünden yarı cansız kaldırmışlar.

GUY DE MAUPASSANT

24 Aralık, 2009

kafanın içinde bir savaş; ölümlü için.


Asla fazlasıyla maymun iştahlı olmadık. Ne istedik ki olamayacak? Evet, oluyor... biliyorum. Olmaması için bir neden yok.

Söylesene bana, neden imkansız olsun?

Hayır; bu konuda yazmayacağım. Ne farkeder...

Şüphecinin teki! Zaten bizi kim sevdi ki? Bu güvensizlik neden zannediyorsun? Biz hep tek başımızaydık. Ne oldu da hayallerimizi birine göre kuruyoruz? Söylesene, ne farkeder ki... Neden kurtaramıyorsun kendini? Elimde olsa sana bir tokat atardım. Ama yapamam. Neden, biliyor musun?

Bak, ben...

Onu seviyorsun. Bunu biliyoruz. Ve sana kızamıyorum, çünkü onu seviyoruz. Ondan vazgeçiremem seni. Ben de vazgeçemem. Küçücük... Bize ihtiyacı var. Ama neden kendimizden bile vazgeçmeye hazırız onun uğruna?

Söyle bana!

Ne zamandır, nefes alma nedenini bırakmakta bir sakınca görmüyorsun? Hem de bir ÖLÜMLÜ için... Hayır, hayır!

Onu bırakamayız.
Onu da bırakamayız.
Hayallerimizi asla bırakmayız.

Kendimizi bırakmamız mümkün olsa keşke. Acı çekmezdik en azından...

06 Aralık, 2009

beni mutlu eden tek insana...

Tamam... Bu gün zor bir şey deneyeceğim. Hiç yapmadığım bir şey. Zaten hiçbir zaman böyle ... harika hissetmemiştim. Aslını istersen, ben mucizelere inanmazdım. O zaman sen nesin? Bilmiyorum... İlk defa kelimeler bana anlamsız ve gereksiz geliyor; sanki anlamlarını yitirmiş hepsi. Seni nasıl kelimelere sığdırabilirim ki?..



Bazen, hepsinin bir rüya olmasından korkuyorum. Gerçek olamayacak kadar güzel bir rüya. Evet, senin için kendimle savaşmam gerekti belki... Ama olsun, buradayım. Ve artık senden başka bir şeye ihtiyacım da yok. Bu günlerde beni asıksuratlılık ve hiçbir şeyi beğenmemek ile suçluyorlar. Oysa... oysa senin yanımda olmayışının verdiği acıyı bilselerdi, bana hak verirlerdi. Ve itiraf etmem gerekirse... bu acıdan bile zevk alıyorum.



Birdenbire... Sanki iki şimşeğin havada buluşup, toprağı beraber parçalaması gibi. Sen bana güç verirken her şeyi yapabileceğime inanmaya başladım. Senin için bazı amaçlarımdan vazgeçtim, ama en ufak bir suçluluk duymuyorum. Duymam gerekir mi, onu da bilmiyorum ya... Sen benim yeni hayalimsin. Yeni tutkum. Yeni acım belki de...


Ama hâlâ sana itiraf edemediğim şeyler var. Edebilecek gücü senin yokluğunda bulmak çok zor. Kendimi ilk defa işe yarar hissediyorum. Seni mutlu edebilmek... Biliyor musun; bütün amaçlarımım seni mutlu etmek gibi harika bir şeyin yanında yüzeysel ve mânasız kaldığını düşünüyorum bazen. Neler neler düşünüyorum bir bilsen... Yanımda olmanı, saçlarımı okşarken sana bunları fısıldadığımı düşlüyorum.



Beni düşlerin gerçeğe dönebileceğine inandıran sensin.

Senin için ortaya en değerli üç varlığımı koydum. Bunlar ne, diye sorma; söyleyemem. Sadece... benim sana verdiğim değeri bil. O'nun yerine geçmek istediğini söyledin. İstiyorsun bunu; değil mi? Benim istediğim kadar mı? Sen zaten osun. Başından beri ve her zaman.



Hâlâ ölmek istiyor musun? Sana söz veriyorum; hayallerimizi gerçekleştirdiğimiz zaman seni o kadar mutlu edeceğim ki, sonsuza dek yaşamak, ölümsüz olmak isteyeceksin...



Asla aklından çıkarma; Lews Therin, Lanfear için neyse, sen de benim için osun. Bunu değiştirebilecek bir adam asla doğmadı ve doğmayacak da.



Sana ihtiyacım var derken, sana ihtiyacım olduğunu kastediyordum.



PS. Senin yüzünden yaşil olmak zorunda kalacağım için senden intikam almam gerek... Ya da, mavilere güzel bir yenilik getiririm, olur biter. Ya da biz ikimiz yeni bir "kule" kurmak zorunda kalabiliriz; gri mesela...



Ölene kadar ve öldükten sonra da...

Senin için...

28 Kasım, 2009

Awaking the Centuries/ Haggard

In the books of what will be
Written by the demon lord?
Never lift your head up to the east'cause darkness wakes the best!

Der Kerzen Schein[The candles' light]
Er leuchtet fahl[Is palely shining]
Als das Sonnenlicht er stahl[When He stole the sunlight]
Und nur das grosse Himmelszelt[And only the great sky's tent]
Bezeugt das Ende dieser Welt[Is witness to the end of this world]

So feed the spark
Welcome to the land of dark
Death in all the centuries is what I left behind
Take my hand
Forgotten in the promised land
Death in all the centuries is what I left behind

The knowledge, brought to the world
Is growing with a bitter taste
In a dream I saw things that will be
Centuries away

Des Mondes Schein[The moon's glow]
Er leuchtet fahl[Is palely shining]
Das Herz der Finsternis er stahl[He stole the Heart of Darkness]
Nun gleißnd Lichte ihn umgibt[Now glistening light surrounds him]
Und doch des Menschen Hoffnung siegt...?[And so Man's hope prevails?]

So feed the spark
Welcome to the land of dark
Death in all the centuries is what I left behind
Take my hand
Forgotten in the promised land
Death in all the centuries is what I left behind

The night when evil steps out of the dark
And the cross is rising again
And fires are keeping the light
Burn, my friend...

And the sign of humanity is burning tonight
I can't escape from this ritual silence
Humanity's burning tonight
When I open my eyes

I see soldiers in the fields
Dead bodies on the groundT
here are children inbetween
Explosions shock the land
And the evil shows its face

The one called Hister rises
This is the fall of grace...
Beast ferocious from hunger will swim across rivers
The greater part of the region will be against the Hister
The great one will cause it to be dragged in an iron cage
When the German child will observe nothing

In the books of what will be
Written by the demon lord?
Never lift your head up to the east'cause darkness wakes the best!

Der Kerzen Schein[The candle light]
Er leuchtet fahl[Is palely shining]
Als das Sonnenlicht er stahl[When He stole the sunlight]
Und nur das grosse Himmelszelt[And only the great sky's tent]
Bezeugt das Ende dieser Welt[Is witness to the end of this world]

So feed the spark
Welcome to the land of dark
Death in all the centuries is what I left behind
Take my hand
Forgotten in the promised land
Death in all the centuries is what I left behind

The knowledge, brought to the world
Is growing with a bitter taste
In a dream I saw things that will be
Centuries away

So feed the sparkWelcome to the land of dark
Death in all the centuries is what I left behind
Take my hand
Forgotten in the promised land
Death in all the centuries is what I left behind
And the sign of humanity is burning tonight
I can't escape from this ritual silence
Humanity's burning tonight


HAGGARD

23 Kasım, 2009

<< başlıksız>>

Çok az kaldı. Neye? Yaptığın şey ne? Ne farkeder! Ama neden... Sorma! Hep aynı şey! Sürekli! Zaman... Boşuna! Saçma. Saçma olan ne? Durmadan! Nereye? Yürü. Koştuğumuz yol nereye? Düşünürsek olanları; yitiririz aklımızı. Bir alıntı; ama neden? Sebebi mi olmalı her şeyin? İnsanoğlu nedenini bilmez... Neden? Aptaldır da ondan; aptallığını kabul etmez.

Bu yüzden mi düşmanlığın? Kimdir düşman olan? Ne büyük saçmalık bu! Sürekli aynı soru... Çıkmıyor aklımdan. İstediğim... Söyle hadi. Haykır... Asla söylenmemeli bu tür şeyler; başkaların değerini anlamaz. Çürüyüp gider efsaneler dillerinde. Onlar bilmez! Onlar sağır! Biz kimiz o zaman? Neyiz biz?..

26 Ekim, 2009

daima onun...

Belki de düşünmemeliyim artık... Acı veriyor diye bırakıp gidemem ya hayallerimi. Unutmak ne güzel olurdu.


Ama hayır; ilk zorlukta kaçıp gidemem, yapamam bunu kendime.
İlk zorluk mu? Önüne çıkanlarla uğraşmaktan önünü göremiyorsun. Ve aklında hâlâ o... yaratık var!
Yaratık! Sürekli hayalini kurduktan sonra yaratık mı diyorsun ona? Sanki...
Sus... Bir hataydı! Asla onu... Hayır, hayır!..
Zaaf mı? Kaçıncı hatan bu? Kaç defa düştün? Her seferinde gelip onun kaldırmasını bekleyerek kaç defa?..
Artık değil. Artık o kadar aptal değilim!
Aptal... Aptallık mı bu? Bütün ruhumuzu önüne sermemiz saflık mı?
Bunu soramazsın bana. Cevabı olmayan soruyu soramazsın. Bulabilseydim cevabını, şimdi burada canımız yanmış, sokakta kalmış kedi yavruları gibi hüzünlü duruyor olmadık.
Onun için bu kadar şey yapmamalıydık...
Eğer durdurabilseydim...
Yapmamalıydık.
Asla.
Ve belki de...
Hayır; bunu hayal etmene izin veremem.
Ama ettik. Her gece bu düşle uykuya dalmadık mı?
Hayır! Hayır! Ha...
İtiraf et küçük kız... Kendimizi kandıramayız.
Görmek istemiyorum! Gerçeği... Duymak istemiyorum!
Ama her zaman o... Orada...
Yalancı! Orası asla onun olmadı. Asla sevmedik onu.
- KAHKAHA- Gerçekten mi? Bu yüzden mi başımız dönüyor ona bakınca?
Ama biz... Biz başkasına...
Evet...
Başkasının...
Her zaman...
Ve sonsuza dek hep onun...
Asla onun, kocaman bir hatanın değil...
Ve aslında...
Sonsuza dek...
Her nefes alışımızda...
Aklımızdan geçen her şey aslında...
Onun...
Ve biz...
Daima onun...

25 Ekim, 2009

My Immortal


I'm so tired of being here
Suppressed by all my childish fears
And if you have to leave
I wish that you would just leave
Because your presence still lingers here
And it won't leave me alone


These wounds won't seem to heal
This pain is just too real
There's just too much that time cannot erase


When you cried I'd wipe away all of your tears
When you'd scream I'd fight away all of your fears
And I've held your hand through all of these years
But you still have all of me


You used to captivate me
by your resonating light
But now I'm bound by the life you left behind
Your face it haunts my once pleasant dreams
Your voice it chased away all the sanity in me
These wounds won't seem to heal
This pain is just too real
There's just too much that time cannot erase


When you cried I'd wipe away all of your tears
When you'd scream I'd fight away all of your fears
And I've held your hand through all of these years
But you still have all of me


I've tried so hard to tell myself that you´re gone
But though you're still with me
I've been alone all along

-Evanescence

23 Ekim, 2009


Maskemi indirmek istiyorum. Senden daha fazla saklanamam. Denedim. Olmuyor. Neden hergün aynı tragedyayı otnuyoruz ikimiz de? Çıkar artık maskeni. Saklanacak ne kaldı artık? Ben kimsem oyum ve senin için vazgeçmeyeceğim yüzümden. Maskemi çıkarttım. Oyun bitti.

15 Ekim, 2009

Giderken ölüme


Ölürken ne hisseder insan? Bir ses duyar mı? Yoksa Tolstoy’un dediği gibi yabancılaşır mı dünyaya ve olanlara?
Hayatın film şeridi gibi gözünün önünden geçmesi abartı bence. Sadece sizin için önemli olan anılarınızı hatırlayacağınıza inanıyorum ben.
Bir zombi gibi, uyuşmuş, sağır bir şekilde geçip gider anılarınız. Sonra sizin için en önemli olan şeyde, belki de kişide takılıp kalırsınız. Su yüzüne çıkan bir tahta parçasıymışçasına öteki anıların üstüne çıkar o şey. Sessizliğin ve sonsuzluk hissinin içinde, zihninizde bir yerlerde yavaşça yüzer.
Ruhunuzu sarsan bir şarkının kırık melodilerini duyar gibi olursunuz. Tutunduğunuz, yüreğinizle inandığınız bir cümlenin sözcükleri su yüzüne çıkar ama toparlayamaz, söyleyemezsiniz bir türlü.
O değerli yüzün gülümsemesini hatırlarsını silik bir rüya gibi.
Kısacık bir an pişmanlıkla tebessüm edersiniz; yaptıklarınız ve yapmadıklarınız için...
Bir sonsuzluk duygusu kaplar içinizi... Evet, ölümsüzlük...